‘Windows’ Kategorisi için Arşiv
Openoffice.org Türkiye Sitesi
Ne kadar hayatımın %99.999 u Linux üzerinde geçse de, dizüstü bilgisayarımda çok sınırlı bir alana kurulmuş bir Windows XP bulunmakta. Ben de Windows XP kullandığım zaman belgelerimi düzenleyebilmek ve okuyabilmek için OpenOffice.org kullanıyorum. E bilgisayarın üzerinde gelen işletim sistemi Türkçe olduğu için, kurduğum OpenOffice.org da doğal olarak Türkçe.
Bir süre önce dizüstü bilgisayarımdaki Windows’u güncellemelerini kontrol etmek için açtığımda üzerindeki OO.o nun eski olduğunu farkedip güncellemek için OpenOffice.org Türkiye‘nin ana sayfasına gittim ve programı indirmeye başladım ama; yaklaşık 3KB/s ile gelen dosya bana sunucunun yerini merak ettirmeye yetti.
Traceroute’a sitenin adresini verdiğimde ise ufak bir dünta turu attım. Önce İstanbul, ardından Frankfurt, oradan ver elini Dusseldorf, oradan Stockholm, oradan da Rusya’da bir router. Merak ettiğim ise şu: Türkçe olan ve ana kullanıcı kitlesi Türkiye’de olan bir yazılımın web sitesi neden dünyanın bir ucunda, onu geçtim, neden bu kadar yavaş? Sonuçta OO.o bazı durumlarda yarım CD lik bir paket ve 3KB/Sn ile indirmek çok da mantıklı değil. Sanırım bir de bu soruyu siteyi bir kere daha test ettikten sonra, OpenOffice.org Türkiye web sitesindekilere sorsam hiç fena olmayacak.
Güncelleme: Site şu anda çalışması gerektiği gibi çalışıyor. Acaba o hafta içerisinde TT-Net te mi yoksa o civardaki hatlarda mı bir sorun vardı, bilemiyorum ama; yine de site neden Rusya’da orasını merak ediyorum.
"Diveristy is a good thing" vs. "Niye bu kadar çok linux var?"
Eğer linux dünyası ile ilgilenen bir son kullanıcı iseniz, ilk farkettiğiniz şeylerden biri dağıtım kavramıdır. Dağıtım kabaca, belli programlarla beraber paketlenen bir linux çekirdeğinden başka bir şey değildir esasında ama; bunlardan yüzlerce olması kafa karıştıran bir şeydir genelde son kullanıcı için.
Bu dağıtımlar nispeten kolay olanlardan (fedora, ubuntu gibi) deneyimsiz kullanıcı için oldukça zorlayıcı olanlara kadar (debian, gentoo) çok geniş bir skalada yer alırlar ve genelde aşağı yukarı aynı paketleri içerirler fakat; derinlerde bir yerlerde bu dağıtımlar bir şeyleri farklı yaparlar ve bunu genelde sadece masaüstünden bakan son kullanıcı görmez ya da göremez (zaten son kullanıcının bunu görememesi istenir, kendi huzuru için) ve ondan sonra işte tartışma başlar…
Genelde yeni bir linux meraklısı ya da linux’a yeni alışan bir sistem yöneticisi, kendi iş yerinde ya da masaüstünde kullanmak için bir dağıtım ister. Siz de bir şeyler önerirsiniz. Beğenmez, başka bir şeyler ister başka şeyler söylersiniz. Elinizdeki basit opsiyonlar bittiğinde (deneyimsiz pilotun kullanabileceği süpersonik jet yapmak her babayiğidin harcı değildir) debian, gentoo gibi şeylere yönelirsiniz ve sonunda karşıdan cevap gelir:
Neden bu kadar çok linux var? Bunlar neden birleşmiyorlar? Belli standartlar yok? Bak, Windows bir tane ve dünyayı sallamakla meşgul…
İnsanlara anlatmakta ne kadar zorlansam da, kazın ayağı pek öyle değil maalesef büyük bilgisayarlar dünyasında. Dünya üzerinde bağlandığınız sunucuların çok büyük kısmı Linux üzerinde çalışan apache sunuculardır. Dünyadaki süperbilgisayarların çoğu Linux kullanır. Bir çok ADSL modemde de Linux ya da BSD tabanlı gömülü sistemler vardır. Gerçekten…
Peki neden bu kadar çok linux var? Esasında hiç kimse dünyada en az yüz tane Linux dağıtımı olacak diye bir kural koymuyor. Bu çeşitlilik doğal bir ekosistemin ürünü. Burası bir canlılar ekosistemi. Her dağıtımın cinsi aynı: linux ama; türler farklı (Tam tersi de olabilir, üşendim şimdi biyolojik gruplandırma aramaya).
Linux ve onun üzerinde çalışan programların bir çoğu “özgür yazılım” dediğimiz, GNU/GPL lisansı ile lisanslanmış olan yazılımlardır. Bu yazılımları değiştirebilir, değiştirdiğiniz halini başka isimler ile dağıtabilrisiniz. Bu özgürlüğün ise kaçınılmaz bir sonucu vardır: çeşitlilik.
Çeşitliliğin getirdiği şeylerden biri de evrimdir. Linux dağıtımlarının hiç biri birbirinden tamamen bağımsız değildir. Bu aralar pek bir popüler olan ubuntu ailesi, esasında debian’ın son kullanıcıların daha kolay kullanabilmesi için evrimleştirilmesi ile oluşturulmuştur. Aynı şekilde Pardus‘da yine aynı şekilde çok profesyonel bir dağıtım olan gentoo ve yine debian tabanlı olarak geliştirilmiştir ama;(*) Bir çok son kullanıcı ubuntu’nun debian, Pardus’un gentoo(*) köklerini görmez. Görmemesi de gerekir çünkü biz onların bilgisayarlarını kullanabilmelerini istiyoruz. Zorlanmalarını değil.
Aynı açıdan baktığım zaman şahsen ben, son kullanıcının kullanabileceği, her ayar için ayrı araçlar içeren, veya bazı yerlerinde çok fazla ayar var diye sadeleştirilmiş bir Linux dağıtımı kullanmaktan hazzetmediğim için debian kullanıyorum. Terminal ile gayet rahatım, hatta bir adım ileri gidip konfügrasyon dosyalarımı kendim yazmaktan haz alıyorum (bana istediğiniz sıfatı yakıştırmakta serbestsiniz). Siz debian ile ne kadar rahat değilseniz, ben de ubuntu da boğulabiliyorum örneğin. İşte bu yüzden bu kadar çok dağıtım, bu kadar çok program varyantı, bu kadar çeşit var. Burası bir “bazaar”. İsteyen istediğini almakta serbest ve kimse kimseye neden diye sormuyor.
Peki siz pazarda bu kadar çok domatesçi varken ve bunun nedenini sormuyorken, neden bu kadar çok Linux var diyorsunuz? Burada herkes için bir şeyler var. Lütfen çekinmeyin, deneyin ve lütfen bize böyle şeyler yazdırmayın, üzülüyoruz.
Kıssadan hisse. Diversity is a good thing(TM).
(*): A. Murat Eren bu blog’a bıraktığı bir yorumda Pardus’un evrilmediğini aksine sıfırdan geliştirildiğini belirtmiş. Referans olması için yorumun tamamını bıraya kopyalıyorum:
Merhabalar,
Yazınıza Google Analytics kayıtları arasında gezerken rastladım. Okudum (elinize sağlık), ve bir şeyi düzeltmek istedim müsadenizle.
Pardus Gentoo tabanlı bir dağıtım değil.
Pardus ile Gentoo arasındaki tek ilişki, Pardus’un kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak araçların ve uygulamaların Türkçe ile ilgili teknik problemlerinin düzeltilmesi ile ilgili geliştirme işleri esnasında, yani henüz ortada Pardus yokken geliştiricilerin Gentoo kullanıyor olması idi. Bir kısmı da zaten Debian, birisi de Mandrake kullanıyordu.
Pardus, -ön plana çıkarılması gereken bir özelliği olduğu için değil, sadece doğru bilgiyi iletmek adına belirtmek istiyorum ki-, hiç bir dağıtımın temel alınması ile oluşturulmuş bir dağıtım değil. “From scratch” tabir edilen yaklaşımla inşa edildiğinden bahsedebiliriz.
Kendisine gösterdiği ilgi için teşekkür eder, hatalı bilgilendirme için özür dilerim.
Bir platform olarak Windows.
Her şey benim son stajımda linux kullanmak zorunda kalmam ile başlamıştı… Staja gittiğim ilk gün elime debian CD sini tutuşturup “hadi kur bakalım” demişlerdi. Benim için çok zor olmamıştı zaten. Bilmediğim bir şey değildi Debian kurmak. Bilmediğim şey, bu kadar zamandır öğrenmeye üşendiğim işletim sisteminin hayatımı değiştireceği idi…
Staj başladıktan bir hafta sonra proje kodlarıma evde devam edebilmek için fedora kurdum. Bir kaç ay önce de SuSE 10.0 a geçtim. Başka hiç bir işletim sistemi kullanmıyorum artık, zaten ihtiaç duymuyorum. Zaten bu yazının linux ile alakası bu açıdan değil.
Bitirme projesinin önümüze konması da bu zamanlara denk geliyordu. Bir yandan konu üzerinde araştırma yapmak, bir yandan da projeyi yazacağımız dili seçmemiz gerekiyordu. Benim kalbimde yatan dil C++ olmasına rağmen, portable olmasını sağlamak çok zor olabilirdi. .NET kullanan arkadaşım C# diye tutturdu ama benim windows kurmama ve .NETi sevmeme fikirlerimi kıramadı. Ben ise yeni yeni Java öğreniyordum ve Java’da yazalım dedim. Hem cross platform hem de senin çok sevdiğin o .NET diline benziyor. İkna çabalarım başarılı olmuştu. Arkadaşımın eline bir paket eclipse tutuşturup evine yolladım.
Proje gelişmeye başlıyordu… Düşe kalka ilerliyor, bir şeyleri çalışır hale getiriyorduk. Hiç bir sorun yoktu. Kodlar tamamen cross-platfom şekilde derlenebiliyor, çalışıyor, test edilebliyordu. Sevinçliydik… Ta ki, ben proje’nin dosya formatını ve yazma okuma sistemlerini yazmaya başlayana kadar. Sıkıştırma algoritmasının hesapları ile dosyaya yazılan boyutlar arasında durmadan sorunlar çıkıyordu. Zaten binbir zorlukla ve numara ile geliştirilen dosya formatı, nedense olması gerektiği gibi çalışmıyor; linux sistemde sıkıştırma elde ederken, windows sistemlerde dosya sadece şişiyordu. Sıkıştırma sadece yazı üzerine olduğu için dosyanın bazı yerlerine özel “karakterler” yazmak gerekiyordu ve ben bunları UTF-16BE (endian sırasını kendim belirlemiştim çünkü böylece java her harf başına byte-sırası karakterleri yazmıyordu) olarak gömüyordum dosyaya… Ayrıca aynı sorunlar dosya çözülürken de çıkıyordu. Benim koymadığım o karakterlerin dosyada ne işi vardı?
Biraz uğraşı biraz vi sonucu gördük ki, o karakterler byte-sıra karakterlerinden başka bir şey değildi. Yani kısacası; benim özellikle seçtiğim encoding; java’nın ve benim istediğim gibi çalışmıyordu. Windows yine bildiğini yapıyor, istediğini istediği gibi yazıyor, okuyordu… Dünyanın en popüler işletim sistemini yazan amcalar size istediğiniz gibi program yazma özgürlüğü de bırakmamışlardı anlaşılan…
Sonuç olarak, arkadaşın makinasına da SuSE kurup geliştirme işine o şekilde devam edip bitirdik ve ben Windows’dan bir program, bir işletim sistemi olarak iyice soğudum… Bu nedenle programcı olmak isteyenler bence hangi platformu kullanacağını, o platformun getirdiklerini iyi bilsinler, ona göre seçim yapsınlar.
İyi Akşamlar…
Bir eğitimcinin mühendislik görüşü üzerine denemeler
Bugün, mesleki sertifika eğitimi veren bir eğitimci ile biraz sohbet ettim. Kısa bir sohbet olmasına rağmen neden olduğunu anlayamadığım halde, ciddi şekilde sürtüşmeyi başardık. Sohbet, benim açık kaynak kodlu yazılım ve GNU/Linux sempatimin ortaya çıkması ile alevlenmeye başladı ve bu insanın ağzından bir çok görüş öğrendim. Mesela….
Türkiye’de .net kullanılıyor çünkü; bu ülkede bundan para kazanılıyor. IBM ve büyük firmalar açık kaynak “kullanıyorlar” çünkü bundan ekmek yiyorlar. Yoksa açık kaynak ile bir gönül bağları yok. Açık kaynağa gönül verenler bir tek GNU cular ve komik şeyler söylüyorlar. Evet haklı ama; ikinci cümlenin başına kadar. IBM ve benzeri firmalar açık kaynaklı yazılım kullanmaktan öte, bu yazılımların üretimine, korunmasına (OIN, open innovation network) ve desteklenmesine (kendi yazılımlarını değil, genel olarak açık kaynağın desteklenmesine) ciddi anlamda para yatırıyorlar. Hiç bir ücret alınmadan dağıtılan bu yazılımların bütün teknolojilerinin açık olması ise bu adamların bunun üzerinden para kazanmalarını engelliyor. Peki, bu adamlar nereden ve nasıl para kazanabiliyorlar?
Açık kaynak kodun en büyük özelliklerinden biri, program ile beraber desteğinin indirilemiyor oluşu. Yani sizin yeterince yetenekli ve bu işi seven bir ekibiniz yoksa; bu adamlardan destek ve eğitim almalısınız. Adamlar bu noktada yazılımdan para kazanıyorlar. Adamlar kodu satarak daha çok para kazanabilecekken neden peki daha az para kazanıyorlar? Cevabı basit. Çünkü adamlar kodu açarak maliyetten düşüyorlar. Açık kaynaklı yazılımların belli bir ekibi ve belli gönüllüleri var. Gönüllüler, böcek ayıklama ya da geliştirme yapıyorlar. Sonuç olarak programın kodu daha geniş bir kitleye yayılıyor ve daha kolay böcek temizleme (kod ve tasarım seviyesinde) ve alana göre özelleştirilme / yerelleştirme çalışmaları yapılıyor. Bu değişiklikleri uyarlayan insanlar bunu firmaya geri gönderdiği zaman bunlar da firmanın sistemine göre (eğer böyle şeyler kabul ediliyorsa) koda ekleniyor. Böylece çift yönlü döngü başlıyor. Profesyonel programcılar, diğer gönüllü “code hacker” lardan görüş, öneri ve destek de alabiliyorlar böylece. Sonuç olarak yazılım hızlı evriliyor, hızlı gelişiyor ve daha stabil bir noktaya geliyor.
Türkiye’de .net kullanılıyor çünkü; bu ülkede bundan para kazanılıyor. IBM ve büyük firmalar açık kaynak “kullanıyorlar” çünkü bundan ekmek yiyorlar. Yoksa açık kaynak ile bir gönül bağları yok. Açık kaynağa gönül verenler bir tek GNU cular ve komik şeyler söylüyorlar.
Bu kadar paralel şey söyledikten sonra benim bu adamla ne diye anlaşamadığımı da merak edeceksiniz, eminim. Sorun şu: bana göre açık kaynak dünyasını bu kadar dinamik, firmaları da bu işe bu kadar istekli tutan bir şey var. Bu işin amatörlüğü. Plana programa bağlı olsa bile bir kültürü var. Kişisel hırslardan çok ortak geliştirme ve anlaşabilme disiplinine dayalı, saydam ve eğlenceli. Programcı ekibiniz sürekli değişken. Mutlaka işi iyi bilen biri var ve en önemlisi severek yapılıyor (en azından gönüllüler tarafından). Bana göre ayrıca bir yazılım profesyonel bir sekreterlikten (özel bir dilde özel bir metni şekline uygun şekilde yazmak) çok gönüllü bir sanatçılık. Kendi imzanı kendi kodlama stilin ile birleştirip ortaya istenilen işi yapan ama senin zeka ve anlayşını yansıtan bir ürün çıkarmak. Bu ürünü çıkartırken karşılaştığın sorunlarla kendi çözüm anlayışını ve bilgini uygulayarak metodoloji olarak bu kodu bir kere daha imzalamak. Böylece hem kendini hem çalıştığın yeri memnun edip hayatına devam etmek.
Bugün konuştuğum insana göre ise programcılık daha basit. Yapılması istenen işi, eğitim ya da çözüm dökümanlarındaki en popüler yöntemle yazıp, karşılaşılan sorunları internetten ulaşılabilen çözümlerden basitçe devşirmek. Bu tamamen yeniden kullanılabilir kod konseptine otursa bile bu kadar saf şekilde bu yöntemin uygulanması sadece ve sadece günü kurtaran, n. revizyonda “sphagetti code” olup, programınızı hazmedilemez bir pelteye çeviren bir metodoloji. Benim özel sektör ve şu zamanlarda çok popüler olan yazılım mühendisliği (otomatikleştirilmiş programcı yetiştirme bölümü de diyebiliriz) ile anlaşamamaktaki temel nedenim bu.
Bir de GNU cuların komik olmak gibi bir özellikleri olduğunu öğrendiğimden bahsetmiştim. GNU cuların komik olmalarının sebebi ise idealist olup, bir şeyi gönülden desteklemek ve diğer firmalara bu ciddi alternatifi kabul ettirebilmeleri sanırım. Eğer bir insan 70lerdeki iyi niyeti özleyip bu hayalini gerçekleştirip IBM gibi bir firmaya eclipse gibi bir teknolojiyi açtırıp, kocaman bir işletim sistemi yazıp bunu dünyanın en büyük firmasının karşısına çıkarabilecek bir örgütlenme yaratabiliyor ise, buna “komiklik” diyen insanların aynaya bakıp “lan acaba…” demelerinde fayda olduğunu da düşünüyorum.
Ayrıca bir insanı “bu ülkede” “ar-ge” yapmak istediği için ve “her şey para değil, yaşayabileceğim kadar para kazanıp sevdiğim işi yapıp dünyanın en mutlu insanı olabilirim” dediği için, “küçüksün sen, 25 ine gel konuşalım.” Diyerek aşağılamasını da tasvip etmiyor, bu konunun kişisel olması ve karşı tarafa cevap hakkı verdiği için ise bu yazıda yeri olmadığını düşünüyor, kendisini aynaya davet edip yazımı bitiriyorum…
Unutmadan size iyi bir geceler küpesi: “Hayalleri olmayan insanlar yaşayamazlar.” (ya da onun gibi bir şeydi, hatırlayamadım şimdi.)
İşletim sistemlerinde özenmek üzerine…
Bir çoğumuz işmiz ya da eğlence gereği her gün saatlerce bilgisayar başında kalıyoruz. Oyunlarla işimiz yoksa en çok muhattap olduğumuz şey masaüstümüz ve yazılımların pencereleri. Eğer duvar kağıdımıza bakamayacak kadar meşgul değilsek ya da sanata çok az ilgimiz varsa mutlaka belirli sürelerde duvar kağıdımızı, ikonlarımızı ve sistem renklerini (windows’da ne kadar zor olsa da) değiştiririz. Bu işi yaparken de genelde şikayet ederiz. Windows ne kadar tekdüze, efektler az, renk sayısı sınırlı, diğer programlar gereksiz sistemi yavaşlatıyor, mac ne kadar güzel diye… ve evet, insanlar genelde mac arabirimini taklit eden pencere temaları kullanırlar.
Bu işi düzenli olarak yapan bir başka güruhta Linux kullanıcısı olan insanlardır ama; onların hayatları nedense daha kolay gibi görünmektedir çünkü; bu işi çok fazla yapacakları düşünülerek daha pratik bir yapı hazırlanmıştır o insanlara. Linux kullanıcılarının bir kısmı mac’e, bir kısmı da windows’a çok ciddi şekilde özenirler ve arabirimi ona göre değiştirirler. Bu özenmenin nedeni alışkanlık ya da güzel görünüm olabilir ama ben şimdiye kadar “Linux diye bir şey var hacı arabirimi şöyle güzel, Windows’u buna benzetelim…” diyeni duymamış, görmemiştim.
Bugün arkadaşımın (deliriumstragedy) “=)” diyerek gönderdiği linkte bunu yapan bir programın varlığından bahsedilmiş. Ekran görüntüleri verilmiş, bilgisayara yüklemek için programın kendisi verilmiş… Bu bence öyle çok basit bir şey değil. Bu kadar zamandır Windows ve .NET severler tarafından “Üçüncü parti ya da fason (daha da amiyane terimle kolpa)” olarak adlandırılan bir işletim sisteminin masaüstüne özenmek, onun bir çok özelliğine özenmenin başlangıcı bence. Zaten Windows Vista da *nix vari bir çok özelliğin olduğunu düşünürsek, bu özenmenin sadece masaüstü seviyesinde olmadığı belli ama; sadece masaüstünde özenenler için link aşağıda.. Demekki hiç bir zaman bir işletim sistemini ücretsiz, bağırsakları (yani kodları) ortada, özgür diye eleştirmemek lazımmış. Bazıları farketmeden beğenebiliyormuş.
iyi orta gol getirir… «bu post’a ilham olan blog»
Yorumlar (1)
Yorumlar (2)
Yorum Yapın
RSS - Posts